Menü

Tiyatromuzun Jön Türkleri

Bu kez Paris’te, Oriy’den şehire iner inmez çantamı otomatik emanet dolabına bırakarak Cite-Universitaire’de aldım soluğu. Bir Türk yöneticisinin -Memet Ulusoy’un- «Özgürlük Tiyatrosu» orada yine bir Türk yazarının -Nazım Hikmet’in- şiir ve destanlarından derlenmiş bir Türk oyununu sahneliyordu: Le Nuage Amoureux (Sevdalı Bulut).

Münevver Andaç’ın Fransızcaya çevirdiği ve çeşitli episodları halk tekerlemeleriyle bağladığı oyunu o gece ünlü Fransız tiyatro adamlarından Hubert Gignoux ve eleştirmen, kuramcı Bernard Dört ile birlikte seyrettik. Başka Fransız tiyatrocuları da vardı. Oyundan sonra Fuayede konuştuk. Hepsi de gerek metin, gerek sahneye konuluş yönlerinden oyunun Paris’in şu andaki bir numaralı oyunu olduğunda birleştiler. Hele oyunu üçüncü kez seyreden Bernard Dört, Memet’le uzun uzun tartışmaya adeta doyamıyordu.

Adından da anlaşılacağı üzere Üniversite Sitesi, üniversite öğrencilerine ayrılmış yurtlar toplamı, tiyatro da merkez binasının galerisindeki büyük salonda temsiller veren amatör zihniyetle çalışan bir tiyatro. Fakat Paris’e büyük tiyatroları seyre koşanların dudak bükeceği, dar çerçeveli bir üniversite tiyatrosu değil, gerçek bir profesyonel halk tiyatrosu. Bu tiyatro içn Paris’te Üniversite Sitesinden daha uygun bir yer belki şimdi üç tiyatronun yer aldığı Vincennes’daki eski kartuş imalathaneleri olabilirdi. Yaldızlı, kadifeli İtalya tipi tiyatro binalarında ise, Paris burjuvası hala Epoque operetleriyle, Sacha Guitry’ler, Feydau’larla oyalanıyor, Edvvig Feuillere, Louis des Funes, Claude Rich, Marie Bell gibi adların desteğine muhtaç oyunlara koşuyordu. Bunun dışında seks tiyatroları, parsa toplayan kahve tiyatroları da alabildiğine rağbetteydi. Çok şükür onlara bakarak Fransız tiyatrosu değerlendirilmediği için, iyi seyirci az önce sözünü ettiğimiz eski kartuş imalathalenelerinden bozma Theatre De Soleil’e, Atelier de l’Epee’ye gidiyor. TEP’e Çite Üniversitaire’e, banliyölere taşınıyor.

İşte bu yönden Memet’in «özgürlük Tiyatrosu», turneye çıkmadan önce bir ay kadar Paris’te büyük ilgiyle karşılanmıştı. Oyun Nazım’ın «Şeyh Bedrettin Destanı», «Memleketimden İnsan Manzaraları», «Kuvay-i Milliye» sinden alınan parçalarla, masal tekerlemeleriyle derli toplu bir metne kavuşmuş, adeta Türkiye’den panoromik, etkin ve özgün manzaraların bütünlüğüne erişmişti. Nazım’ın Anjin dö Puatrin şiiriyle sona eren oyun dünyanın yaradılışına ait bir efsaneyle başlıyor. Bir derviş, neyini üflüyor ve dünyaya «Güzel Ayşe»yi getiriyor. Ayşe, çiçekli bahçesinden Arap Seyfi’nin baskısıyla kovuluyor. Bulut, güvercin ve tavşan genç kızı korumaya çalışıyor. Oyun böylece, masalla gerçek arasında salıncak kurarak, şiirle katı gerçeği kucak kucağa sunuyor.

İşçiler, köylüler, mahpuslar hikayelerini anlatarak TARİH’in «Büyük Adsız Kahramanlar» haline giriveriyor.

Memet, bu oyunu demir saç döşeli bir oyun yeri, bir beyaz perde ve yirmi kadar boş bidondan hareket ederek sahnelemiş. Beyaz perdeye Karagöz’den esinlenen renkli görüntülü vuruyor, saç döşemeye zaman zaman devrilen bidonların kulakları sağır edici gürültüsü gerçeği pekiştiriyor, bizi masaldan katı yaşama getiriyordu. Türk halk müziği, seyirilk oyunları, halk dansları, çoban kepenekleri, metal masklar Memet’in sahne düzeninin yardımcı elemanları oluyor, şarkılar ve danslarla yaptığı yabancılaştırma efektleri, epikle masalı, destanla tiyatroyu bağdaştırıyordu. Kısacası Memet, siyasal tiyatro yaparken tiyatro estetiğinden, şiirden ağırlık alıyor, oyununu salt öğreti alanında tutmuyordu.

Seyircisi de ne güzeldi. Yer bulamayanlar, bağdaş kurup yere çöküyorlar, oyundan sonra oyuncularla konuşuyorlardı. Yapılan iş gizli kapaklı değildi ki. Eski Tiyatrocuların sihirbazlık gizliliğinden uzak, halkla iç içe. Bir perdenin ardında soyunup makyaj yapıyorlar, oyun bitince açılan bu perdenin ardındaki oyuncuları seyirciler de görüyordu. Sonraları aralarına girince daha iyi görüp anladım, tiyatroya vurgun bu gençlerin bir blucin, bir akzaklarından başka giysi üç öğün yemeği sağlayacak olandan gayrı bir para tutkuları yoktu. Seyircileri de öyle. Paris’in parfümü yerine burada alın teri kokuyordu.

Sonra Saint-Denis’deki Gerard-Philippe tiyatrosunun sahne altı bodrumunda yaptıkları provaya gittim. Geçen yıl altı ay aralıksız oynadıkları Legen- des a Venir (Gelecekten Destanlar)’ı bütün Fransa’yı kaplayan bir turneye çıkacakları için tekrar prova ediyorlardı. Onlara imrendim. Bu çalışma tarzını yurdumuzda yalnız Dostlar Tiyatrosunda görebiliyordum. Tiyatronun bir aşk, fedakârlık ve dayanışma işi olduğunda anlaşan genç oyuncular, dekoru, ışığı, kostümü, aksesuarı el birliğiyle hazırlıyorlar, her işi kendileri üstleniyorlardı. Elbette böyle olacaktı, böyle olmalıydı. Halk tiyatrosunda, özel, konforlu soyunma odala rina, kostüm giydiricilere, aksesuar taşıyıcılara, makyajcılara, ilah gibi kurum kurum kurulan yıldızlara yer yoktu. Halk tiyatrosunda, kapıdan giren yıldıza ayaklara kalkmalar, önünden ardından koşup yaltaklanmalar yoktu. Halk tiyatrosunda gönül ve ülkü birliği, çalışkanlık, dayanışma, bilgi ve kültürdü değerli olan.

Elimde olsa, ödenekli, ödeneksiz tiyatrolarımızın bazılarını bu tiyatronun kulisinde bir hafta onlarla birlikte yaşamaya zorlardım. Görürler, anlarlardı ki -görebilip anlayabilme yetenekleri kalmışsa tabi- gerçek tiyatroculuk tafra, kurum, palavra, yaldızcılıktan çok uzakta daha iyi yapılıyor. Hele bizim gibi geri kalmış bir ülkede ödenekli tiyatrocular takım çalışması nasıl olur, dedikodu, çekememezlik, fiyaka, sükse nasıl kapı dışarı edilir nasıl yalnız ve yalnız yapılan iş düşünülür, bir güzel öğrenirler. Gene bir ara filizlenen hak tiyatrolarımızda ile ricilik bayraktarlığını, tiyatro kuramcılığı bilginliğini kimselere bırakmayan kişilerin çatışmasından doğan dağılmalara sebep olanları Memet’in tiyatrosuna staja gönderip disiplin ve tevazunun ne olduğunu öğretmek isterdim.

Memet’le prova arasında bir kahvede konuşuyoruz:

-Neden Ankara’daki tiyatrolar dağıldı ? Bir tiyatrodan bazen dört tiyatro doğdu ?

-Çabuk başarı… Şaşkınlık…

-Ekibinizde kaç kişi var ?

-Dördü kadın on bir oyuncu.

-Finansman işini nasıl hallediyorsunuz ?

-Fransız Hükümefii yılda 50.000 frank veriyor.

-Yetiyor mu ?

-Yetmiyor. Hepimiz biner frank maaş alıyoruz. Asgarî ücret. Yalnız turnelerle belimizi doğrultabiliyoruz.

-Ne gibi ?

-Örneğin Antoine Vitez, sahneye koyduğu oyunlarda beni oyuncu olarak görevlendiriyor.

-Bir de açıktan iş oluyor.

-Evet. Salle Gemier’de «Cum» yada «Vahşi Yaşam» adlı oyunda gördüm seni.

-Sonra Monte Carlo televizyonu «Sevdalı Bulut» oyunumuzu filme çekip oynatacak. 80 bin Frank alacağız.

-Hep Nazım’dan mı malzeme alacaksınız? İki oyununuz da Nazım’a dayanıyor.

-Hayır. Gelecek yıl «Kafkas Tebeşir Dairesi» ile «Macbeth»i tasarlıyorum. Sonra Aziz Nesin ve Yaşar Kemal’in tekstlerinden bir derleme yapmak fikrindeyim.

PARİS BASINI NE DİYOR

-Basında çok olumlu eleştirmeler gördüm son oyununuz üzerine.

-Evet öyle oldu. Sağ basın da, sol basın da oyunumuzu çok beğendi. Hepsini görmemişsen, gazete kesiklerinin fotokopileri var bende. Vereyim.

Kesiklerin fotokopilerini aldım. FRANCE NOUVELLE’de Annie Ubersfeld şöyle yazıyordu:

«Türkiye bize uzak bir ülke. Ama işte oradan bize, bu ay görülebilecek en güzel bir oyun geldi. Türk sahneye koyucusu Memet, ilki kadar güzel bir Nazım Hikmet oyunu veriyor bize. Geleneksel, halkçı olsun, çağdaş teknikleri içermiş olsun, tiyatronun bütün anlatım öğelerine başvurulabileceğini kanıtlıyor bize Memet.» LIBERATlON’da Pascal Joliet:

«Bu ayın en mükemmel oyunu kuşkusuz «Sevdalı Bulut» tur. Memet, bize pek az şeyle harikalar yaratılabileceğini gösteriyor. Kişiliğini arayan Türkiye gibi bir ülkeyi iki saat boyunca hiç sıkmadan tanıtıyor bize. Yüzyıllar boyunca baskı altında kalan, sömürülen halk yığınlarının mücadelesi şiirselliğin tadıyla sunuluyor bize. Masklar, sırasıyla fabrika, at, kamyon, kale suru olarak kullanılan bidonlar, kuklalar, gölge oyunları ve daha yazamayacağım türlü buluşlar bu oyunu öyle zenginleştiriyor ki, mutlaka görülmelidir, diyorum.»

COMBAT’da Frederic Mignon: «Memet Türk’tür ve Fransa’da çalışıyor. Amacı Fransa’da değil, kendi ülkesinde çalışmaktır. Ama şimdilik kaydı ile ve Fransız oyuncuları ile kurduğu ekiple çalışmalarını Fransada sürdürüyor. Memet’in sahnede bize sunduğu metin, büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in şiir ve destanlarıyla aynı güzellikte. Şematizmden kaçan bu politik tiyatroda, tiyatronun bütün güzelliklerini bulabilirsiniz. Derin bir yaratıcı muhayyilesi olan Memet, ucuz trüklere dayanmadan söyleyeceğini en etkin bir şekilde söyleyebilmeyi başarıyor. Basit öğelerle dramatik bir dil yaratmasını biliyor. Ne heyecan, şiirselilk politik yönü eziyor, ne de politik yön heyecan ve şiirselliği baskı altına alıyor. Ölçülü, biçili, ustaca bir denge. Bu ise hem yeni, hem de çok önemlidir. Bu harika bulutu gidip görün. Her şekle, tabii sevgiyle dolu olduğu için, yürek şekline de giren bu bulutu görünüz. Hayal kırıklığına uğramayacaksınız.»

ARTS ET SPECTACLES’de Michel Cournot:

«İşte Nazım Hikmet’in sarsıcı bir güçle yeniden yarattığı bütün güzelliklerin halkçı bir fantasmagorisi. Kim Nazım Hikmet’in «Memleketimden İnsan Manzaralarını okumuşsa bu şaire karşı kişisel bir bağla bağlanmıştır. Kim onu tanımışsa, gösterdiği ilgi ve kibarlığa vurulmuştur. Bu oyunda da sanki Nazım Hikmet bir iskemleye oturmuş, size ülkesin o masalımsı havasıyla anlatıyor. Beyaz perdede bulutlar, çiçekler, kızlar, yürekler, daha nice güzellikler yansıtılırken, birdenbire demir ve paslı maskeler, silahı, pensi, kazmayı, küreği, keseri andıran aletler, gürültüyle devrilen bidonlar sizi yaşamın gerçeğine döndürüyor. Burada kişiliklerini unutup, yazarı ve sahneye koyucu şiddetle savunan oyuncuların katkısı da büyük rol oynuyor. Sanki oyuncu değil de, ağ çeken bir balıkçı, demir döven bir demirci hepsi. Uçuşan küllerin ardında tutku haline gelmiş tiyatro sevgisini seziyorsunuz. Yeni bir oyuncu kuşağı yetişiyor. Bunlar aksiyon ve şiirin bir arada yürümesini sağlayan bir tiyatro yaratıyorlar. Oyunu tıkayan, geçit vermeyen bir oyunculuk yerine, kendilerini gölgeleyip oyuna yol veren, onu gerçek adımlarıyla yürüten bir oyun tutturuyorlar.»

Figaro, Le Monde, L’Humanite’de de «Sevdalı Bulut» üzerine değerlendirmeler yayınlandı, France Sair, Le Nouvel Observateur’de resimler ve tanıtma yazıları çıktı. Daha da çıkmaya devam ediyordur ben Fransa’dan ayrıldıktan sonra.

Gelecek yazımda Paris’in tiyatro hayatına ilişkin başka notlara değinmek istiyorum.

31.08.2015 16:00

Kategoriler:   Ana Sayfa

Yorum Yaz

Yorumlar

  • Yayınlandı: 26 Ağustos 2015 14:47

    Tayfun Korkut

    Fransa'ya bak helal olsun